Önce Aynı Masayı KaybettikMedeniyetler çoğu zaman önce surlarını değil, aynı masa etrafında konuşabilme iradesini kaybeder. Çünkü konuşmanın bittiği yerde, duvarlar hiçbir medeniyeti ayakta tutamaz. Tarih boyunca toplumları ayakta tutan; güçlü ordular, yüksek surlar ya da zengin hazineler değil, farklı düşünebilen insanların aynı masa etrafında oturup konuşabilme iradesiydi. Antik Yunan'da filozoflar hakikati aynı sofrada aradı. İslam medeniyeti istişareyi yalnızca bir yönetim biçimi değil, birlikte akletmenin ahlakı olarak gördü. Kur'an-ı Kerim, inananları anlatırken, "Onların işleri aralarında istişare iledir." (Şûrâ, 42/38) buyurur. Anadolu'nun köy odalarında ise insanlar önce aynı çayı içer, sonra meselelerini konuşurdu. Çünkü aynı ekmeği paylaşan insanlar, birbirlerini incitmemeye de özen gösterirdi. Medeniyetler farklıydı ama hepsinin ortak bir tarafı vardı. Konuşmadan önce aynı masaya oturuyorlardı. Bugün dönüp Bingöl'e baktığımda aklıma hep bu geliyor. Galiba biz önce aynı masayı kaybettik. Bugün bu şehirde hangi meseleyi konuşmaya kalksak, çok geçmeden siyasetin gölgesi masanın üzerine düşüyor. Yol konuşuyoruz; siyaset... Eğitim konuşuyoruz; siyaset... Tarımı, hayvancılığı, turizmi, üretimi, gençlerin göçünü, şehrin geleceğini konuşuyoruz; yine siyaset... Oysa şehirler siyasi rekabetle değil, ortak akılla büyür. Ne yazık ki biz artık söylenene değil, söyleyene bakıyoruz. Bir fikrin doğruluğunu, onu dile getiren kişinin hangi görüşten olduğuna göre değerlendirmeye başladık. Bizdense eksiklerini görmüyor, bizden değilse doğrularını bile duymak istemiyoruz. Oysa hakikatin tarafı olmaz. Doğrunun siyasi kimliği yoktur, yanlışın da parti rozeti... Bir toplum için bundan daha büyük bir fikrî yoksulluk olabilir mi? Eskiden aynı mahallede büyüyen insanlar, farklı görüşlerde olsalar bile aynı sofraya oturabiliyordu. Birbirlerini eleştirirken seslerini yükseltmiyor, kelimelerini seçiyor, kırmamaya özen gösteriyorlardı. Çünkü sofranın da, komşuluğun da, selamın da bir hukuku vardı. Bu nedenle, aynı masada konuşabilmenin ilk şartı, aynı fikri paylaşmak değil; birbirinin onurunu incitmeden konuşabilmektir. Bugün ise aynı masada gülümsediğimiz insanı ertesi gün sosyal medyada küçük düşürmekten çekinmiyoruz. Nezaketimizi ekranlara kurban ettik. Sosyal medya bize düşünmeyi değil, taraf olmayı öğretti. Algoritmalar öfkeyi ödüllendirdi, sükûneti görünmez kıldı. En sert konuşan en çok alkış aldı. Böyle olunca fikirler değil, taraftarlar çoğaldı. Aynı şehirde yaşayan insanlar, aynı mahallenin insanı olmaktan çıkıp dijital kampların savunucusuna dönüştü. Artık bir paylaşımı okumadan beğeniyor, bir haberi araştırmadan yayıyor, bir insanı dinlemeden yargılıyoruz. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı ama hikmete ulaşmak belki de hiç bu kadar zor olmamıştı. Yapay zekâ birkaç saniyede sayfalarca metin yazabiliyor fakat hiçbir teknoloji insana vicdan, irfan ve muhakeme kazandıramıyor. Bilgi çoğaldı, bilgelik aynı hızla çoğalmadı. Çünkü bilgi başka şeydir, hikmet başka... Kur'an'ın ilk emrinin "Oku!" olması boşuna değildir. Çünkü okumak yalnızca harfleri görmek değil; anlamaya çalışmaktır. Biz ise okumadan kanaat oluşturuyor, araştırmadan hüküm veriyor, dinlemeden cevap hazırlıyoruz. Belki de bugün en büyük ihtiyacımız daha fazla konuşmak değil, daha fazla okumak ve daha dikkatli dinlemektir. Çünkü okumayan toplumlar yalnızca bilgi kaybetmez; muhakeme kabiliyetini de kaybeder. Muhakeme kaybolunca sloganlar düşüncenin yerini alır. Sloganların olduğu yerde ortak akıl yeşermez. İşte bu yüzden üretimi, tarımı, hayvancılığı ve gençlerimizi bu şehirde nasıl tutacağımızı konuşamıyor, bir fikir fırtınası yapacak kadar aynı masada kalamıyoruz. Şunun da altını çizmemiz gerek! Aynı masa tek başına ortak akıl üretmez; ortak akıl, hakikati arayanların bilgiyi kanaatten, ehliyeti gürültüden ayırabildiği yerde doğar. Bunu başaramayınca da sürekli birbirimizin siyasi pozisyonunu tartıyoruz. Unutmayalım ki, şehirlerin geleceğini ideolojik kamplar değil, ortak hedefler belirler. Elbette ekonomik sıkıntılar insanın ruhunu da yorar, geçim kaygısı arttıkça tahammül azalır, belirsizlik büyüdükçe öfke çoğalır. Fakat tam da böyle dönemlerde birbirimizi dinlemeye daha fazla ihtiyacımız vardır. Ne yazık ki biz bunun yerine birbirimizi susturmayı tercih ediyoruz. Bir başka handikabımız da "bizden olsun" anlayışıdır. Aynı masaya kimi oturtacağımıza çoğu zaman ehliyet değil, aidiyet karar veriyor. Oysa bir şehri akıl büyütür; biz ise çoğu zaman aidiyeti ehliyetin önüne koyuyoruz. Ehil olanı değil, bize yakın olanı tercih ediyor; sonra da neden aynı isimlerin etrafında dönüp durduğumuzu sorguluyoruz. Şehirleri büyüten, makamların el değiştirmesi değil; bilgi ve birikimin yönetime katılmasıdır. "Bizden olsun" anlayışı kısa vadede güven hissi verebilir; fakat uzun vadede şehrin en kıymetli sermayesini tüketir. Çünkü hak ettiği değeri göremeyen insanlar ya susar ya da gider. Şehir ise sessizleşir. Daha acısı ise bunu kanıksamaya başlamamızdır. Kamuda da, siyasette de, sivil toplumda da, iş dünyasında da... İşi iyi yapan değil, alkışlayan öne çıkıyor. Eleştiren değil, öven makbul görülüyor. İtaat, istişarenin önüne geçiyor. Oysa yöneticiyi büyüten alkış değil, doğru eleştiridir. Eleştiriyi düşmanlık gören anlayış gelişemez, hakaret sanan toplum ilerleyemez. Çünkü medeniyetler övgüyle değil, muhasebeyle yükselir. Ancak eleştirinin de bir ahlakı vardır. Hakareti, iftirayı, küçümsemeyi ve tahkiri eleştiri diye sunmak; hakikati büyütmez, yalnızca öfkeyi büyütür. Üslupta nezaket, fikirde ise cesaret esastır. Bugün Bingöl'ün en büyük ihtiyacı yeni tartışmalar ya da yeni kavgalar değildir. En büyük ihtiyacımız yeniden aynı masanın etrafında oturabilmektir. Birbirimizi ikna etmek için değil, birbirimizi anlamak için... Siyasi kimliklerimizi bir kenara bırakıp bu şehrin çocuklarını konuşabilmek... Üretimi, tarımı, eğitimi, turizmi, kültürü, ortak geleceğimizi... Çünkü bu şehir hepimizin. Ve bu şehrin sorunlarının hiçbirinin siyasi kimliği yok. Ne işsizlik sağcıdır, ne göç solcudur. Ne eğitim muhafazakârdır, ne üretim muhaliftir... Ne ahlak iktidardır, ne vicdan muhalefet... Açlığın ideolojisi, umudun da parti rozeti olmaz. Bunlar hepimizin ortak meselesidir. Belki de yeniden başlamamız gereken yer tam da burasıdır. Yeniden aynı masaya oturabilmek... Sözü söyleyenin kim olduğuna değil, ne söylediğine kulak verebilmek... Birbirimizin fikrine katılmasak bile saygı duyabilmek... Çünkü aynı masaya oturabilen insanlar, aynı geleceği de kurabilir. Bugün kuracağımız her sağduyulu cümle, yarının huzuruna konulmuş bir tuğladır. Bugün büyüteceğimiz her öfke ise çocuklarımızın yaşayacağı şehrin duvarında açılmış yeni bir çatlaktır. Tercih bizim. Ya birbirimizi tüketmeye devam edeceğiz... Ya da birbirimizi tamamlayarak bu şehri büyüteceğiz.
YORUM YAZIN
|
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ 23 Haziran 2026 Birileri Yapsın, Birileri Versin, Birileri Sahip Çıksın...17 Haziran 2026 Bingöl, Eksiğiyle Yetinmek Zorunda mı?07 Haziran 2026 Asıl Fıkra18 Mayıs 2026 Parçalanmış Bir Gücün Hikâyesi: Daraheni!
|