Özgül Ağırlığa Sahip Olmayan İnsanların Dünyasına HoşgeldinizGerçek anlamda insanı tarihin “öznesi” yapmayan, evrensel ilkeleri ve tahayyül dünyasını oluşturmayan tüm oluşumlar, doğmatiktirler ve totaliterdirler. Genelde tağuti sistemler insanı ilmi gerçeklilikten ve fıtrattan ayrıştırarak tanımlamaya çalışırlar. Oysa insanı bu dünyada ne ırkı, ne dili, ne rengi, ne statüsü, ne cinsiyeti ve ne de sahip olduğu şeyler onun gerçek kimliğini tanımlar ve belirler. İnsanı bu evrende tanımlayan tek gerçek şey, onun kainata ne ilave ettiğidir. Başka bir tabirle insanın “kim” olduğunu yaptıkları belirler ve yaptıkları da onu tanımlar. Modern çağda kazanılan tüm kimlikler “verili” kimliklerdir. Bu kimlikler insanın genetik ve davranışsal yapısını açıklamaktan ve tanımlamaktan uzaktırlar. Modernizmin ürünü olan semboller, aidiyetler bireyin şahsiyetini oluşturmazlar, ancak onu tüketimin bir nesnesi konumuna indirgerler. Sürü psikolojisine sahip olan topluluklar her zaman kendilerini verili kimliklerle ifade ederler. Sürü bilinci ve aptallık her zaman paralel gelişir. Aptallık bir zekâ meselesi değildir. Bilgi birikimi olduğu halde aptal olan birçok insan vardır. Aptallık, biyolojik ve psikolojik bir sonuç değil, daha çok sosyolojik ve ahlaki bir noksanlık olarak ortaya çıkar. Çünkü bağımsız düşünce yetisini kaybedenler, sürü bilinci içinde kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Sürü bilincine sahip olan hayali objelerin orijinal kimlikleri hiçbir zaman olmadı ve olmayacaktır! Özgül ağırlıkları olmayan kitleler liderlere, partilere, ideolojik aygıtlara, maddiyata, statükoya veya başka sebeplere bakarak pozisyon almaya çalışırlar. Homojenleştirilen bir toplumda herkes aynıdır, fakat bazılarının her zaman daha fazla bir anlama ve sembole sahip oldukları bir gerçektir. Böylesi bir toplumda güç temsilde (halkta) değil, temsil edilende (vekilde) olur. Çağdaş sömürü sistemleri bunu bildikleri için özgül ve özgür kimlikleri bastırarak yok etmeye/ yönetmeye çalışırlar. Yığınların kendilerine ait bir duruşları yoktur. İktidar, tıpkı mıknatıs gibi özgül ağırlıkları olmayan dayanımsız parçacıkları kendilerine çekip etkisizleştirir, sadece özgül ağırlıkları olan varlıkları etkileyemez. Onları sistemin dışına itmeye çalışır, fakat varlıklarını yok edemez. Nev'ine münhasır bir şahsiyet başka bir varlığa dayanarak var olmaz. Varlığı kendi içerisindedir. Kendisine ait sanatı ve zanaatıyla var olur, kabul görür. Değerlerin aşındığı bir dünyada yaşıyoruz. Kadim zamanlardan beri “değerler” hep tartışma konusu olmuşlardır. Esasında toplumsal değişme, bir nevi değerlerin değişimi olduğu söylenebilir. Modern çağ, putları/ikonları bol olan bir çağdır. Uluslar, işletmeler ve kurumlar birçok amaçları belirler, tahsis ve ihya ederler. Günümüzde birey yalnızdır. Birey, modern çağda” amaçların aracına” indirgenmiş haldedir. Amaçların aracına indirgenen bir birey; ıssızlaşır, fıtrata yabancılaşır ve hakikat ile bağlantısı kopar. Böylece imajın ilizyona dönüşmesi kaçınılmazdır. Her şey seyirlik nesnelere dönüşür, özgünlük ölür. Simülasyon ve hakikat arasındaki ilişki kaybolur. Bu durumu çağımızın ünlü düşünürü Boudrillar ‘hiper gerçeklilik' olarak tanımlar. Doğal ve tabii benlik kaybolur, yapay/sanal benliğinin inşası kaçınılmaz olur. Zamanla temaşaya yönelik bir kimliğin inşası dijital ağlar sayesinde popüler bir hale evrilir. Artık iyi olan şey görünendir ve görünülen her şey “iyi” olarak bilinir. Böylece bireyler de tüketim toplumun bir nesnesi ve popüler kültürün bir ikonuna dönüşürler. Hep başkasına benzemeye çalışan bir birey, ister istemez kalıcı ve köklü ilişkiler ağından kopar günübirlik ve geçici ilişkiler ağına doğru yol alır. İyilik ile kötülük arasındaki ayrım yavaş yavaş flulaşır. Kötülük yaygınlaşır ve sürü içinde varolmaya çalışanlar çoğalır. Çoğunluğun yönetim aygıtı olan demokrasi aşınır ve kötülük yayılmaya başlar. Kötülüğün tarihi geçmişi de paradoksal bir durum arz eder. Eskiden kötülük lokal iken, etkisi de sınırlıydı. Günümüzde ise küresel düzeyde sirayet ediyor ve etkisi de küreseldir. Çağımızda, herkes her şeyi görüyor, fakat hiç kimse bir şeylere müdahil olmak istemiyor. Çünkü; günümüzde özgün ve alternatif düşünce ve yaşam pratikleri potansiyel olarak kurumsal yapılar tarafından yok edildiği için kimseler, olup bitenlere müdahil olmak istemiyor. İradesi elinden alınan, sınırlandırılan insan müdahil olmaz, sadece seyreder ! Entelektüel insanların hakikat ile iktidar arasındaki tavırları çıkar endeksli olursa veya evrensel bir tavıra sahip değilse kötülük yaygınlaşır. Böylece toplum hakikati göremez, işitemez ve kalpler mühürlenir ve duyarsızlaşır. Modern çağda devletler, işletmeler ve sivil toplum kuruluşları genellikle bağımsız iradeyi şirk olarak görürler ve buna kalkışanları da cezalandırırlar. Doğal yaşamdan koparılan toplulukların varlıklarını devam ettirme biçimleri tümüyle ekonomik olarak çökertildiği için alternatifsizlikten dolayı kötülüğün tahribatı kaçınılmaz olur. “İyiliği emreden ve kötülüğü neyh eden” insan topluluklarının ölüşü, tıpkı kanser gibi -kötü hücreler iyi hücreleri yok ederek- kötülüğün yayılmasına sebebiyet verir. İnsan topluluklarının karıncalar gibi algılandığı ve yönetildikleri bir yerde; özgün ve bağımsız bir şahsiyetin çıkmayacağı ortadadır. Çünkü medya ve iletişim aygıtları tümüyle kitleleri afyonlaştırmakta ve yönlendirmektedir. Gücün merkezileştirmesi ve kontrolün sağlanması teknoloji ve gıda endüstrisi tarafından günümüzde neredeyse sağlanmış haldedir. Genetik bilimi, yapay zekâ ve yeni teknolojiler “Big Brother'ın gözetiminde kusursuz bir şekilde görevlerini ifa etmektedirler. Kimselere tutunmadan yaşamanın ve özgün olmanın imkansızlaştırıldığı bir ortamda; yaşamın değil sahiplik duygusunun kışkırtıldığı bir sosyo-ekonomik habitatta- beşerî çürüme kaçınılmazdır. Doğada hiçbir zaman özgül ağırlığa sahip olmayacak insanların yapay oluşumlar sayesinde (yönetim ve işletmeler aracılığıyla/ yasal idari yapılar tarafından) otorite ve güç sahibi kılındıklarını görüyoruz. Dünyadaki siyasi, idari ve iktisadi çürümenin asıl nedeninin bu olduğu ortadadır. Dünyadaki gelir dağılımının bozuk oluşu, sadece vergilendirmeden kaynaklanmamaktadır. Giderin nasıl yapıldığına da bakmak gerekiyor. Haksız zenginleşme, günümüzde teşvikler ve muafiyetler sayesinde sağlanıyor. Zenginlerin devlet kanalıyla zenginleştirdiklerini görüyoruz. Bu çok normal olarak görülüyor. Değerlerin aşındığı bir dünyada yaşıyoruz. Temsilin yeteneğe, kazanmanın emeğe ve suçun adalete göre tanzim edilmediği bir dünyada, şeffaflığın, adaletin ve şahsiyetin ölümü de kaçınılmaz olacaktır. Bağımsız ve demokratik devletler bireyselleşmiş şahsiyetleri ödüllendirirler ve teşvik ederler. Otokratik devletler ise cezalandırma yoluna giderler. Bugün şahıs veya hükmi şahıs varlıkların “kâinata neyi ekleyip veya neyi eksilttiğine” bakıp değerlendirmiş olsaydık, insanlık olarak daha farklı bir aşamada olurduk. Sözün özü; ütopik toplumdan distopik topluma doğru evrilen uygarlığımızı kaos bekliyor.
YORUM YAZIN ![]()
|
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ 25 Kasım 2024 ÖLÜMCÜL KİMLİKLER ve ŞAHSİYETİN ÖLÜMÜ15 Ekim 2024 Asilzade Bir Kadının Hikayesi: Godiva Efsanesi22 Aralık 2023 Konaktan Barınağa Bir Yerel Yönetim Klasiği (!)29 Ekim 2023 Demokrasi İle Taçlandırılmış Bir Cumhuriyet
|