İslamcılık ve Siyasal İslam'ın Doğuşu‘İslamcılık', 19.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun gerileme döneminde cephedeki yenilgileri, özellikle Karlofça anlaşmasıyla yaşanan toprak kayıpları, İslam dünyasının yüzde seksenin sömürgeleşmesi (çoğu İngiliz sömürüsü) batının bilimsel ve teknolojik gelişimi ve üstünlüğü, İslam ülkelerindeki batılılaşma hareketleri ve batılı değerlere öykünme (Batı Taklitçiliği), bir kısım batılı siyaset ve düşünce adamlarının İslam dini ve Peygamberine yönelik eleştireli gibi nedenler dolayısıyla, önceleri II. Abdulhamit'in de benimsediği İttihad-ı İslam adı altında başlayan siyasi bir kalkınma ve toplumsal kurtuluş ideolojisi olarak ortaya çıkmış, ancak sonrasında “İslami Rönesans” Projesi ve modern Avrupa medeniyetinin İslâm dünyası aleyhinde oluşturduğu tehditlere, karşı koymanın yolu olarak görülmüştür. “İslamcılık” kavramını ilk kullanan Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp olmuştur. Yusuf Akçura “Üç Tarzı Siyaset” (1904) Makalesinde, Osmanlının kurtuluşu için üç yol olduğunu söyler. Osmanlıcılık, bir Osmanlı milleti oluşturmak; İslamcılık, İslam inancına dayalı bir devlet kurmak; Türkçülük, Türk ulusuna dayalı bir devlet kurmak. Kendisi, Türk dünyasının birleşmesini önerir. Osmanlının o ihtişamlı hakimiyet dönemleri geride kalmıştı. Y. Kemal Beyatlı geçmişe özlemini, “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik, Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleriyle anıyordu. Yenilgi ve gerilemeler, Müslüman önderleri ve aydınlarımızı derinden etkilemişti. Örneğin Ziya Paşa hüznünü, “gezdim diyar-ı küfrü hep beldeler, keşaneler gördüm; dolaştım Mülk-ü İslam'ı hep viraneler gördüm” diyerek dile getiriyor; M.Akif de, “Kur'an'dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz Kur'an'ı” sözleriyle bu durumdan kurtulmanın yolunu gösteriyordu. İSLAMCILIĞIN YAYILMASI VE GELİŞİMİII. Meşrutiyet'in ilanından sonra etkili bir fikir hareketi özelliğini kazanan İslamcılık; din, siyaset ve kültür alanlarının hemen hepsinde görünür olmaya başladı. İslam'ın her zaman bireye, aileye ve topluma dönük bir dünya, bir medeniyet tasavvuru olmuştur. Tarihe bakıldığında, Peygamber sonrasında yaşanan her bunalımlı dönemlerde, Müslüman topluluklar, İslam'dan esinlenerek buhranlı dönemleri aşma arayışı yaşadıklarını görmekteyiz. İşte 19.yüzyıl ve 20.yüzyıl başlarında yaşanan o bunalımlı durumdan nasıl kurtulabiliriz diye Müslüman mütefekkir ve aydınlar bir arayışa girerler. Sadece Osmanlı payitahtı olan Anadolu'da değil, tüm İslam coğrafyasında özellikle Mısır, İran, Hint ve Türkistan bölgelerinde de İslamcı düşünceler yayılmaya başlar. İslamcılığı savunanlar, var olan çöküşten kurtulmanın yolu İslam'ın özüne, saf İslam'a, Kur'an, Peygamber ve selef dönemine yönelerek çözüm bulunacağını dillendirdiler. Ayrıca, anti emperyalist, sömürge karşıtlığı tavırları yanında, Avrupai değerlerin alınmasına, körü körüne batı taklitçiliğine karşı çıkarken, bir yandan da batının fennini ve tekniğini alalım, ama kültürünü-değerlerini almayalım, şeklinde bir orta yol da geliştirdiler. Geriliğe sebep olan şey İslâm'ın hakikatinden uzaklaşılmış olmasıdır; şu hâlde çözüm de İslâm'ın hakikatine dönmekte yani, “İslamlaşmaktadır” düşüncesi yayılmaya başladı. İSLAMCILIĞI BESLEYEN RUHKısa zamanda Müslümanlığı dünyanın yarısına, insanların beşte birine ulaştıran, oluşturduğu sahabe toplumu ve kurduğu İslam devletiyle örnek modelliği ortaya koyan bir Peygamberin ümmeti olmanın gururunu Müslüman toplumlar her zaman yaşamışlardır. Kur'an gibi sağlam kitaba ve Kur'an'ın pratiği olan Peygamber sünnetine dayanan din olarak İslam'ın, hayatın her alanına yönelik önerileri ve hükümlerinin bulunması, halifeler dönemindeki büyük fütuhatlar, bin yıllık tarih içerisinde ortaya konan büyük imparatorluklar ve uygarlıklar mirasına sahip Müslümanların kurtuluş için İslam'dan ilham almaları ve ona başvurmaları haklı ve doğal bir durum olarak görülmelidir. BATILILAŞMA PARADİGMASIO dönemde, İslamcılık yanına ayrıca en etkili akımlardan biri de Batılılaşma hareketleridir. Yani İslam'dan kısmen uzaklaşıp Avrupa'yı esas alan siyasi reform hareketleridir. Tanzimat ve Islahat yenilikleriyle başlayan batılılaşma hareketleri, Avrupa'daki gelişmeler ve Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan fikirler birçok aydınımızı, özellikle İttihad ve Terakki cemiyeti mensupları üzerinde etkili olmuş, II. Abdulhamit'in tahttan indirilmesiyle birlikte, Cumhuriyete kadar uzanan çizgide batılılaşma, devlet yönetimlerinde daha belirleyici olmuştur. Batılılaşma yazımın konusu olmadığı için detaya girmeyeceğim. Trabzon'da görev yaptığımız dönemlerde, benim de içinde bulunduğum bir grup çalışması olarak yazdığımız, “Batılılaşma Paradigması” kitabımızın özetini ayrı bir makalede ele alacağım. Yeni Osmanlıların önde gelen isimlerinden Nâmık Kemal, Ziyâ Paşa ve Ali Suâvi gibiler İslâmiyet'i, devlet eliyle yürütülen modernleşme sürecinde muhtemel kimlik kaybına karşı bir güvence olarak görüyorlardı. İslâmcı düşüncenin coşkulu ve etkili bir sesi olan Mehmed Âkif de İslâmcıların bilim ve teknolojiye açık ancak değerler planında Batılılaşmaya kapalı olan modernleşme anlayışlarını savunmuş, eğitimde reforma öncelik vererek Efgānî'nin inkılâpçı tavrından ziyade Abduh'un reformcu anlayışının İslâmlaşma yolunda daha makul bir strateji olacağını belirtmiştir (Safahât, s. 176, 403, 430). İSLAM VE PEYGAMBERİNE KARŞI ELEŞTİRİLERBatının, İslam toplumları karşısında askeri ve teknolojik üstünlüğü, onları medeniyetlerinin de üstün olduğu yanılgısına götürmüştü. Oryantalist çalışmalar sonucu elde edilen ve çarpıtılmış bir kısım bilgileri kullanarak, kasıtlı bir biçimde Kur'an, Peygamber ve İslam'a karşı eleştirilerde bulundular. Batının bu anlamda İslam'a ve Müslüman toplumlara yönelik saldırısı yanında; bir de kendi içerisinde de tüm dinler ve Allah inancına karşı ciddi bir materyalist görüşler de gelişmekteydi. Bu düşünce bugün de Müslüman toplumlar üzerinde hala çok etkili olarak sürmektedir. İSLAM VE KUR'AN'IN MÜDAFASIİşte batının bu eleştirileri, Müslüman mütefekkirler arasında İslam'ı savunma refleksini, cevap verme çabaları İslamcılığın doğmasında ve gelişmesinde etkili olmuştur. Örneğin Ernest Renan'ın Sorbonne'da verdiği İslâm ve bilim konulu konferansta (L'Islamisme et la science, Paris 1883) ileri sürdüğü, İslâm'ın bilimsel gelişmeye engel olduğu yolundaki iddiaları Müslüman aydınlardan ciddi tepkiler görmüştür. Yeni Osmanlılar hareketi liderlerinden Nâmık Kemal'in Renan Müdafaanâmesi adlı eserini yazmıştır. (İstanbul 1326) Cemâleddîn-i Efgānî'nin Journal des débats gazetesinin 18 Mayıs 1883 tarihli nüshasında cevabı yayınlanmıştır. Nâmık Kemal, anılan reddiyesinde, Renan'ın iddialarına cevap verirken İslâm medeniyetinin özellikle bilim ve felsefe alanında bir zamanlar ortaya koyduğu ilerlemeleri, doğrudan doğruya İslâm'ın ilmî ve fikrî araştırma yönündeki özgürlükçü değerlerine bağlamaktadır. Bu yönde en çok gayret gösterenlerden biri de Said Nursi'dir (Mardin, s. 321-326). Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi adamı olarak Said Nursi hazretleri batının İslam'a yönelik hücumuna karşı, kendi deyimiyle “Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu, bütün dünyaya ispat edeceğim” iddiasını; Osmanlı döneminde yazdığı “Muhakemat” ve “İşaret-ül İcaz” eseriyle ve bir kısım makaleleriyle ve Cumhuriyet döneminde yazdığı Risale-i Nur eserleriyle ispat etmeye çalışmıştır. Elmalılı da modern Avrupa felsefesinin talihsizliğini Müslüman bir muhitte doğmamış olmasında görüyor, Müslüman aydınların İslâmî birikimden yararlanarak bu talihsizliği aşabileceklerine, böylece diğer dinler içinde daima garip kalmış olan felsefenin İslâmiyet'te aradığını bulacağına inanıyordu (Metâlib ve Mezâhib, s. 10, 14-15, 18-19, 36). Kur'an'ın bilimle uyumu ve bilimsel yorumu konusu da artık İslâmcı yazarların ilgi alanı olmuştur. SİYASAL VE TOPLUMSAL/SİVİL İSLAMCILIKİslamcılığı, Siyasal, toplumsal ve kültürel olarak sınıflayanlar olmuştur. Ancak, ben İslamcılığı 19. Ve 20. Yüzyıla özgü, özellikle de “Siyasal İslam” olarak kendisini gösteren, yaygın ideolojilere karşı gelişen bir tavır ve hareket olarak devlete ve yönetime talip akım olarak görüyorum. Bu dönemlerde ortaya çıkan, bireyi ve toplumu eğiterek İslamileştirmeyi hedefleyen “Toplumsal ve Kültürel İslamcılık” akımları (cemaat, tarikat, vb. gruplar), her ne kadar çağın bir kısım modern değerlerine göre konumlanarak şekillenseler de bu tür İslami akımlar İslam tarihi içerisinde, geleneğimizde hep var olmuşlardır. Bu nedenle, “İslamcılık ve Siyasal İslam” çağımıza özgü bir kavram ve akım olarak görmek daha doğru olacaktır Siyasal İslam ile toplumsal/kültürel İslam arasında en büyük fark, izlenen yöntemden kaynaklanmaktadır. Sivil/Toplumsal İslam, alttan üste doğru bireyi ve toplumu eğitilip, ıslah edilerek İslam'ın gelişimini ve hakimiyetinin sağlanmasını; siyasal İslam da, siyaset yoluyla iktidara gelerek devletin gücünü eğitim kurumlarını ve diğer olanaklarını kullanarak toplumu üstten alta doğru bir dönüştürülmesini hedeflemişlerdir. Genelde cemaatler ve tarikatlar sivil İslam'ı, yani kültürel ve sosyal İslam'ı; Partiler ve Kurumsal Yapılar da Siyasal İslam'ı temsil ederler. İki akımın da bir dünya tasavvurları var, bir medeniyet idealleri var, toplumun ıslah edilmesi, dini yayma, dini tecdit etme Müslüman dünyayı bir araya getirme idealleri var. Bu iki akım mensuplarına da İslamcı diyenler varsa da ben buna katılmıyorum. Toplumun ıslahını hedeflemişseniz ve bir medeniyet tasavvurunuz var ve bunu İslami referanstan beslenerek hayata siyaset yoluyla geçirmek istiyorsanız İslamcı bir Müslüman; bireyden başlayarak toplumu alttan üste doğru eğitim ve kültür yoluyla ıslah ederek İslam'ı yaymak istiyorsanız, İslam'ı Dava edinen, “Müslüman Dava Adamı” olarak nitelemek daha doğru olacaktır kanaatindeyim. Bir sonraki yazım, İslamcılığın doğuşunda ve gelişiminde etkili olan aydınlar, Siyasal İslamcılığın ve toplumsal İslamcılığın analizi üzerine olacaktır. Selam ve sevgilerimle
YORUM YAZIN ![]()
|
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ 03 Şubat 2025 Suriye Arap Cumhuriyeti, İttihad-ı İslam'a giden bir yol olabilir mi?15 Ocak 2025 Herkesin bir Suriye hayali var! Ya Türkiye'nin?14 Aralık 2024 Suriye nereye gidiyor?06 Kasım 2024 İlahiyatçıları/din adamlarını dinlerken ölçüleriniz olmalı
|